Yaşam Koçluğu

  • Okudun da ne oldu?

    Hayatımda iz bırakan birçok insan var, hepsine ayrı ayrı teşekkür borçluyum. Fark ediyorum ki bir kişinin hayatımızda derin bir iz bırakması için bazen bir söz, bir bakış bile yeterli oluyor.

    Yıllar önce ikili ilişkilerle ilgili sıkıntı yaşadığımı düşünüyordum ve bunu çözmeye karar vermiştim. Ne yaptım? Gittim bu konuda bir kitap aldım ve başladım okumaya. Kitabı kısa bir sürede hararetle okudum ve bitirdim. Bir hafta sonra bir arkadaşım "Hakan ne yaptın o konuda?" dediğinde ben de "Kitap okudum" dedim. Cevabı soruyla oldu: "Okudun da ne oldu?"

    Bu yanılgıyı yıllarca sürdürdüm. Hep sandım ki bir eğitime gidip orada bulunmakla, anlatılanları dinlemekle, bazen bir kitabı bitirmekle hayatımda bir şeyler değişecek. İşte böyle olmadığını anlamam yukarıdaki "Okudun da ne oldu?" sorusuyla oldu. Hayatta adım atmanın, harekete geçmenin önemini o zaman anlamaya başladım.

    Uzun yıllar derslerine katıldığım öğretmenim hep bize şunu dedi bıkmadan usanmadan: "Buraya gelerek bir şey olacağını sanıyorsanız gelmeyin!" Çünkü gelmekten başka neredeyse hiçbir şey yapmıyorduk.

    Zaman zaman koçluk almak için gelen danışanlarım da aynı yanılgıya düşebiliyor. Yaşam koçunun elinde sihirli bir değnek varmış gibi düşünüyorlar. Kararlaştırdığımız uygulamaları yapmadan sadece koçluk görüşmelerine gelip giderek hayatlarının değişeceğini sanıyorlar. Değişimin inançla, kararlılıkla, disiplinle uygulayarak geleceğini göz ardı ediyorlar.

    Sadece bir yere gidip gelerek hayat değişmiyor. O kitabı süzüp, içindekini alıp hayatımıza sokmadan değişen bir şey olmuyor...

    Okudun da ne oldu?

  • Mutlu musun?

    Birkaç gün önce tek satırlık bir mesaj aldım. Mutlu musunuz? diye soruyordu. Yazdığım yanıttan esinlenerek buraya düşüncelerimi koymak istedim.

    Merve İldeniz'in bir röportajında okumuştum. "Kedin ölür mutsuz olursun, önemli olan iç huzuruna ulaşabilmek" diyordu. İnsanız ve insanın doğasında yeri geldiğinde üzülmek, ağlamak da var. Zaten bunlar olmasa mutlu olduğumuzun da farkına varamazdık.

    Yıllar önce Tayfun Talipoğlu, Bamteli programında Anadolu'nun fakir bir köyünde yaşlı bir amca ile röportaj yapıyordu. Amca içinde bulundukları imkansızlıkları anlatıyordu. Tayfun Talipoğlu'nun dinledikçe artan üzüntüsünü görebiliyorduk. Sonunda "Amca mutlu musun?" diye sordu. Amca birden sinirlendi ve "Mutlu değilim dersem Allah benden razı olmasın!" dedi. Mutluluğun azlıkla, çoklukla alakası olmadığını anlatan bu bilge yanıt beni yıllardır hep düşündürür.

    Ben hayallerime giden yolda her gün adım atıyorum. Benim için mutluluğun anlamı bu. Bugüne kadar bana öğretilmiş meli malı'ları yapmak yerine, iç sesimi dinlemeyi ve istediklerimi yapmayı öğreniyorum. Bu da beni mutlu ediyor. Genel olarak da hamdolsun mutluyum.

    Sizlere de mutlu günler dilerim. smile

  • İşim sorgulanmayanı sorgulatmak...

    Birçoğumuzun nedenini veya gerçekliğini hiç sorgulamadan kabul ettiği o kadar çok şey var ki hayatımıza yön veren.

    Milyoner Aklın Sırları adlı kitaptan küçük bir alıntı yaparak başlayayım:

    Kadının biri akşam yemeği için jambon pişirirken jambonun her iki ucunu da kesiyormuş.Bunu görünce şaşıran kocası, neden iki ucu da kestiğini sormuş. Kadından "Annem böyle pişirirdi" cevabını almış. Rastlantı bu ya, kadının annesi o gece onlara yemeğe gelmiş. Kendisine jambonun neden her iki ucunu da kestiğini sormuşlar. O da "Annem böyle pişirirdi" demiş. Sonuçta anneanneye telefon ederek aynı soruyu sormuşlar, anneannenin cevabı ne olmuş dersiniz? "Çünkü tencerem çok ufaktı!"

    Yıllar önce epey araştırdıktan sonra sütle ilgili bir çeviri yapıp internette bir iki e-posta grubuna göndermiştim. Çeviri kısaca süt ve süt ürünlerinin sağlığa faydalı değil zararlı olabileceğini anlatıyordu. Ana çıkış noktası da doğaydı. Doğada hiçbir hayvan başka bir hayvanın sütünü içmiyor. Ergenlikten sonra süt içen hayvan bulunmuyor. İnsan vücudunda sütü sindiren enzim ergenlikten sonra vücut tarafından neredeyse hiç üretilmiyor.  O zaman biz niye içiyoruz?

    Böyle nedeni veya gerçekliği hiç sorgulanmadan kabul edilen o kadar çok şey var ki hayatlara yön veren. Sütü sevmediği, midesi gaz yaptığı halde süt içen insanlarla dolu bir dünyada yaşıyoruz... Neden? Süt iyidir dendiği için. Jambonu pişirirken iki ucunu kesen insanlar var. Neden? Annesinden böyle gördüğü için.

    Dev endüstriler tarafından mesaj bombardımanına tutulduğumuz, biraz da neyi niye yaptığımızı unuttuğumuz bir dönemi yaşıyoruz. İşte benim işim, sorgulanmayanı sorgulatmak. Neden yaptığınızı bilmediğiniz ezberlerinizi bozmak... Kendinizi ortaya çıkarmak... Ne istediğinizi size keşfettirmek ve onu yapmanıza destek olmak...

    Sevmediğiniz halde, sağlıklı dendi diye içtiğiniz sütü bırakma zamanı artık...

  • Kendin sandığın senden vazgeç!

    Yıllar önce hayatın içinde sıkıştığım, kendini tekrarlayan olayları sıkça yaşadığım bir dönemde sevgili öğretmenim Bilge Şeker'e "Peki şimdi ne yapmalıyım?" diye bir soru sormuştum. Bana verdiği yanıtı hâlâ saklıyorum. Kaybolduğumu düşündüğüm anlarda bana ışık tutmuş bu cevabı sizlerle de paylaşmak istedim:

    "Olan bir şeyi değiştirmeye çalışma. İleridekinden bilgi iste. Aldığın bilgiyi tam uygula. Korkma. Ciddiye alma.  Her zaman eğlen. Kendin sandığın senden vaz geç!"

  • Bu senin inancın!

    Bundan birkaç sene önce bir arkadaşımla konuşurken bana şunları anlattı: Babası ona demiş ki, "Kızım, 20-30 sene çok çalışacaksın, ancak ondan sonra rahat bir hayat sürebilirsin." O da babasına şöyle bir yanıt vermiş: "Baba bu senin inancın, bunun böye olmadığını sana gösterebilirim. Ben hem sevdiğim işi yapıp hem rahat çalışıp hem de çok para kazanabilirim."

    1 - 1,5 sene kadar çok çalışıp babasının şirketinde bir bölümü yoktan var etmiş. 3 kişiyi o bölüme işe aldıktan sonra haftada sadece birkaç gün işe giderek o işin gidişini kontrol etmeye başlamış. Oradan para kazanırken, bir yandan da yapmaktan çok keyif aldığı Yoga ile ilgili bir stüdyo açmış. Artık severek yaptığı bir işi var. Yazın dünyanın çeşitli yerlerinde uzun tatillere çıkabiliyor. Yoga kampları ve gezileri düzenleyerek gezerken bile para kazanabiliyor.

    Benim de inançlarımı sorgulamamı sağlayan ve yeni yaşımımın kapılarını açmamda beni motive eden bu arkadaşıma çok teşekkür ediyorum.

    İnançlarımız hayatımızı şekillendiriyor! Sahip olduğumuz güçsüzleştirici inançlarla hayatı zorlaştıran da aslında biziz. Dolayısıyla bunları değiştirerek yeni bir hayata da sahip olabiliriz. İnançlarınızı nasıl değiştirebileceğinizi üyelere özel bölümündeki bu yazıdan okuyabilirsiniz.

  • Gürültü yapan bir çocuk nasıl susturulur(!)

    Geçenlerde arkadaşım Merve'yi ziyarete gitmiştim. Biz sohbet ederken, 6 yaşındaki kızı da arkadaşıyla evin içinde koşturarak oyun oynuyordu. Zaman zaman da bağırıyorlar ve kapıları çarpıyorlardı.

    Bir kapı 3. kez gürültüyle çarptığında arkadaşım sohbete ara verdi. Kalktı ve sakince kızının oynadığı odaya giti. Kapıyı araladı ve sakince "Sen böyle kapıları çarptığında, gürültü yaptığında ben sohbet edemiyorum, Hakan`ın anlattıklarını duyamıyorum" dedi. Geri geldi, sohbete kaldığımız yerden devam ettik. Bir daha hiç gürültü çıkmadı.

    Azarlama yok, uyarı yok, talep yok! Sadece kendini ifade var...

    Bana özellikle ilişki koçluğu için gelen kişilerle aşağıdakine benzer dialogları yaşıyoruz:

    - Sevgilim beni arayıp, kısa konuşup telefonu hemen kapattığında rahatsız oluyorum. (Burayı sizi rahatsız eden herhangi bir durumla değiştirebilirsiniz)
    - Peki siz bu rahatsızlığınızı dile getirdiniz mi?
    - Hayır getirmedim.
    - Peki o halde o bunu nereden bilecek?

    Tüm ilişkilerimizde kendimizi ifade ettikçe, karşı tarafın ihtiyaçlarımızı daha kolay anlamasınıda sağlamış oluyoruz. Böylece iletişim başlamış oluyor.

  • Bir soru hayat değiştirir!

    Etrafımdaki insanlara bakıyorum. Bazıları mutsuz, kaygılı, kafaları karışık.

    Kafaları karışık çünkü hayattan ne istediklerini bilmiyorlar. İşin daha ilginç tarafı, ne istediklerini sormak akıllarına da gelmiyor. Biraz bunu düşündüm. İnsan ne istediğini kendisine sormaktan gerçekten kaçar mı diye... Ve gerçekten kaçabilirmiş, onu fark ettim. Gelin bakalım niye:

    • Bir kısmı kendi hayallerinin, istek ve arzularının peşinden gitmekten korkuyor. Çünkü kendi adımlarını attığında sorumluluk da onların olacak. Oysa başkalarının beklentilerine göre adım attıklarında hep suçlayabilecekleri, "senin yüzünden böyle oldu" diyebilecekleri birileri var. Sorumluluk almaktan, kendi hayallerini gerçekleştirirken başarısız olma ihtimalinden korkuyorlar.
    • Birçoğunun dışarıya verdiği bir "resim"var. Bu resim genelde çok güçlü, çok başarılı bir insan resmi. Kendi seçtikleri yolda başarısız olurlarsa; rezil olmaktan, yıllardır üzerinde çalıştıkları o resmi kaybetmekten korkuyorlar. Oysa hayat kayboluyor... Yanlış adım atmak yerine hiç adım atmamayı seçiyorlar.
    • İçlerindeki çocukla içlerindeki anne-babanın istekleri çelişiyor. Hayatlarını yönetmeye henüz başlamadılarsa, kulaklarındaki anne-baba sesi baskın geliyor. Kimisi onları üzmekten, kimisi başaramazsa onaylanmamaktan, hatta sevilmemekten korkuyor. Bu anne-bana sesini kısıp kendi iç sesini açabilmek öğrenilmesi gereken bir süreç.
    • Birçoğu "Ya sevdiğim işi ya da çok para kazanacağım işi yapmalıyım" diye düşünüyor. Arada bir yerde ne oldu da hem sevdikleri hem de bol kazanabilecekleri bir işi aramaktan vaz geçtiler bilmiyorum. Oysa maddi olarak da büyük zenginliği yakalamış insanların, sanki ağız birliği etmişçesine söylediği bir şey var: İşini aşkla yaparsan para zaten gelecektir. Yıllar önce, dünyada oldukça ses getiren reklamları yaparken Benetton'un reklamcısına sormuşlardı. "Ne zaman tatil yapıyorsunuz?" diye. "Ben her gün tatil yapıyorum" demişti. İşte böyle tatil yapar gibi zevk alarak çalışacağımız bir işin peşinde olsak?
    • Bir kısım insan da hayalinin gerçek olmasından korkuyor. Hayallerine kavuşursa sanki yerine yeni bir hayal koyamayacağını sanıyor.
  • İnsan kendi şansını değiştirebilir mi?

    Şans, uyanık olma halidir. Kendini hazır, gözünü açık tutmaktır. Fırsatları görüp, bunları hayatına dahil edebilmektir.

    Şans, başarısızlığın kendi dışımızdaki mazereti değildir.

    Psikolog, Profesör Richard Wiseman şansla ilgili bir deney yapıyor. Kendini şanslı ve şanssız diye adlandıran insanlara bir gazete veriyor. Gazeteyi inceleyip kaç fotoğraf gördüklerini söylemelerini istiyor. Gazetenin ortalarında bir yere de sayfanın yarısını kaplayan bir not koyuyor: Deney görevlisine bunu gördüğünüzü söyleyin; 250 dolar kazanın. Şanssız olduğunu söyleyenler, bu notu görmüyor! Başka bir şeyi aramaya odaklandıkları için...

    Hayatımıza baktığımızda kendimizi şanssız hissedebiliyoruz. Oysa yaşananların arkasında, çocuk yaşta çevreden ve aileden farkında bile olmadan aldığımız inançlar var: Hayat zordur, para zor kazanılır gibi... Bu inançlar yolumuzu aydınlatmıyor. Bu inançlara göre hayatı tedbirler alarak, küçük düşünerek, risk almaktan uzak durarak yaşadığımızda; ben şanssızım diyebiliyoruz. Kendi payımızı unutuyoruz.

    Yaşanan her şey bir deneyim ise ve siz aynı hayatı tekrar edip durduğunuzu düşünüyorsanız o zaman yaşadıklarınızdan ders almıyorsunuz. Attığınız adımları değiştirmiyorsunuz. Çok şanssızsınız(!)

    Şans uyanık olma hali ise, artık uyanma zamanı! Şans dediğimiz şeyi yeniden tanımlayıp, hayatı şanslı insanlar gibi yaşama zamanı...

    Şansınızı arttırmak için neler yapabileceğinizi anlatan yazı üyelere özel bölümünde: Şans Faktörü

    Bu yazı 02.01.2010 tarihli Habertürk gazetesinde yayınlandı.
  • Hayatı çoğaltarak yaşamak

    Zaman zaman danışanlarım kendilerini bana anlatırken "Ben çok sabit fikirliyim", "Ben çok zor konsantre olurum" gibi keskin ifadeler içeren cümleler kuruyorlar. İşin ilginç tarafı, sabit fikirli olanlar görüşmede yeni tanıştıkları bakış açılarına "doğru" dercesine başlarını sallıyor, zor konsantre olanlar da 1 saati geçen görüşmelerin bir cümlesini kaçırmıyorlar...

    Demek ki en azından bazı zamanlarda sandıklarından daha farklı olabiliyorlar. Ben bunu onlara gösterdiğimde de şaşırıyorlar.

    Çocukken kokarca dediğimiz yeşil bir böcek girerdi eve. Işığa gelir, lambanın sıcağıyla da iyice kokardı. Biz de o böceği gördük mü kardeşimle çığlık çığlığa kaçardık evin içinde. Bu sadece kokarca için değil her böcek için böyle idi...

    Aradan yıllar geçti. Birçok konuda değişmeye niyet ettim, hayalimdeki Hakan'a doğru adımlar attım... Geçen gün banyoda büyük bir örümcek gördüm. Islanmasın, ölmesin diye elime aldım ve kenara bıraktım onu. Ve bıraktıktan sonra bir çığlık attım. Ben ne yaptım şimdi diye... Elime alırken korkmak aklımın ucundan bile geçmemişti. Kendime "Hadi Hakan yaparsın" falan da dememiştim. Bir de baktım ki almış ve koymuşum onu kenara... Ben ne zaman örümceği elime alabilen Hakan oldum bilmiyorum.

    O hafta İstanbul'da ilk defa kokarca gördüm. Sanki beni sınarcasına arabamın vitesine kondu. Kardeşim gene çığlık atmayla irkilme arasında gidip gelirken, ben kokarcayı elime aldım ve camdan dışarı attım :-)

    Peki bu nasıl oldu? Bence şöyle: Ben her gün yeni Hakan'lara izin veriyorum. Kendimle ilgili "Ben böcekten korkarım", "Ben şöyleyimdir, böyleyimdir" gibi işime yaramayan  etiketlendirmeler yapmıyorum. O zaman da yeni Hakan'lar geliyor ve ben her gün zenginleşiyorum... Ben buna hayatı çoğaltarak yaşamak diyorum...

    Öğretmenim Bilge Şeker, bir gün bize şunu söylemişti: "Diyelim ki pasta yapmayı bilmiyorum ancak yapmam gerekiyor. O zaman en iyi pasta yapan Bilge'yi çağırıyorum ve kendimle bütünlüyorum".

    "Ben yapamam", "Bu zor" gibi ifadeler kullanmak yerine, diğer hallerinizi çağırıp kendinizle bütünlediğinizde, henüz tanışmadığınız yanlarınızı keşfediyorsunuz. Tıpkı örümceği tutan Hakan gibi... Böylece siz çoğalırken, hayat kolaylaşıyor...

    Bu yazı 21.02.2010 tarihli Habertürk gazetesinde yayınlandı.
  • Akıldan kalbe yolculuk

    Geçen gün bir danışanım görüşme öncesi formuna şunları yazmış: "Her günümü planlayıp hiçbir ânımı boşa geçirmek istemiyorum. Her ânım yeni şeyler yaparak, fark ederek geçmeli. " (Kendisinin izniyle yayınladım)

    Bu yazıyı okuyunca adeta kendi üzerine yüklediği yükü hissettim. Bu nasıl bir baskıdır insanın kendi üzerinde yarattığı? Kendine nefes alacak bir alan bile bırakmadan her bir ânı planlamaya çalışmak...

    Ben de böyleydim. O yüzden ne anlatmaya çalıştığını ve içindeki "bir şeyler kaçıyor" telâşını çok iyi anlayabildim. Kendimi yıllar içinde serbest bıraktıkça fark ettiğim bir şey var: "Bir şeyler kaçıyor" telaşıyla yaptığımız her şey aslında birçok şeyi kaçırmamıza yol açıyor.

    Yıllar önce kendi kendime İspanya ve Fas'ı içine alan 1 aylık bir gezi yapmıştım. Elimde 3 ayrı rehber kitapla... Her şehirde görülmesi gereken nereleri varsa, onları kitaplardan okuyup bir rehber kadar öğrenmiş oluyordum. Meydanlar, meydanlardaki muhteşem camiler, katedraller... Hepsini fotoğraflarda görmüş olduğum için kafamı kaldırıp baktığımda hiçbir şey beni şaşırtamadı o gezide.

    Bu geziden yıllar sonra Tibet'e gittim. Turun verdiği çok detaylı kitapçıkları -belki de yoğun çalışıyor olmanın verdiği yorgunlukla- okumak hiç içimden gelmedi. İlk gün 3500 metrede, basınç farkına alışamadığımız için yollarda bayılmayalım diye, otelden çıkmak bile yasaktı. Ben gene de gizlice en yakın bakkala gidip yeşil bir dondurma aldım.

  • Ağaca nasıl çıkılır?

    Hayatında bir şeyleri değiştirmek isteyip de "Nereden başlayacağımı bilmiyorum" diyenlerden mesajlar alıyorum. Koçluk aslında cevaplar vermek değil, sorular sorarak bakış açısını genişletmek. Kişinin kendi cevaplarını kendisine buldurmak. Yine de yol göstermesi açısından bana göre dikkate alınabilecekleri aşağıda sıraladım.

    Güçlendiren sorular sorun
    Düşünmek soru ile başlar. Sorularını değiştiren; düşüncelerini, adımlarını ve sonuçlarını değiştirir. Soruları, güçsüzleştirici ve güçlendirici diye ikiye ayırıyorum. Örneğin "Ben neden ağaca çıkamıyorum, neden yapamıyorum?" sorusu güçsüzleştirici iken, "Nasıl ağaca çıkabilirim, nasıl yapabilirim?" sorusu güçlendiricidir. Birinci soru sizi bir girdabın içine sokarken ikinci soru harekete geçirir, bulunduğunuz durumdan çıkarır. Nedeni anlamaya çalışmak yerine, elde etmek istediğimiz duruma yönelik sorular sormak daha faydalıdır.

    Söylemleriniz isteklerinize paralel olsun
    "Ağaca çıkmak istiyorum ama çıkamıyorum." Bu cümlede söyleminiz isteğinize hizmet etmiyor. Yani çıkamıyorum diyerek çıkamazsınız, böyle demenin çıkmaya bir faydası yok. Üstelik böyle demekle sanki elinizde bir megafonla tüm evrene, tüm hücrelerinize "ben yapmam" diye haykırmış oluyorsunuz. Bunun yerine en azından "Ağaca çıkmaya hazırım", "Ağaca çıkmaya niyetliyim" gibi cümlelerle ilk adımı atabilirsiniz. Böylece odağınızı yapmaya doğru kaydırırsınız.

    Atabileceğiniz en küçük adımı atın
    "Ağaca çıkmak için atabileceğim en küçük adım nedir?" Bu soruyu kendinize sorun. Lastik ayakkabılar giymek, küçük bir ağaç seçmek gibi birçok cevap gelecektir aklınıza.

    Odağınızı başarmanın üzerinde tutun
    Kaç kere denemiş olursanız olun, istediğiniz sonuç gelmediğinde bile odağınızı hep "yapmak" üzerinde tutmalısınız. Yapamadıysanız, ağaca çıkılamayan bir yol daha öğrendiniz! Kendinize denemelerinizden sonra şunları sorabilirsiniz: Her seferinde aynı yerden aynı şekilde mi çıkmaya çalıştım? Bu deneyimimden ne öğrendim? Bir dahaki sefere neyi farklı yaparım?

    Sizden önce başarmışlardan destek alın
    Daha önce o ağaca veya benzerine çıkmış kişiler varsa onlardan destek alabilirsiniz. Nasıl çıktıklarını, hangi zorluklarla karşılaştıklarını ve bunları nasıl aştıklarını öğrenebilirsiniz.

    Yazının içindeki "Ağaca çıkmak" örneğini alıp, başarmak istediğiniz herhangi bir konu ile değiştirip yazıyı yeniden okuyabilirsiniz.

    Bir gün ıssız bir yere kampa gitmiştik. İmkansızlıklar içinde onu yapamayız bunu yapamayız derken bir arkadaşım "Âlemin arabası Mars'ta geziyor, sen ne diyorsun?" diye sormuştu. Birisi bana gelip yapamıyorum dediğinde aklıma hep "Âlemin arabası Mars'ta geziyor" sözü gelir. Onun için de "Ağaca çıkmak isteyip(!) çıkamayanlara" çok şaşarım.

    Son söz: Gerçekten ağaca çıkmak isteyip istemediğinize de bir daha bakın.

    Kolay gelsin!

    Bu yazı 21.09.2010 tarihli Habertürk gazetesinde yayınlandı.
  • Kendinizi tekrar eden durumdan kurtarın

    Bazen hayat bir bilgisayar oyunu gibi geliyor. Bir seviyeyi atlamadan öbür seviyeye geçemiyorsunuz. O seviyeyi geçene kadar da hep aynı tipte karakterler karşınıza çıkıyor. Gelenin tipi değişse de sizi hep aynı yerinizden vuruyor, sizi hep aynı şekilde incitiyor.

    Sizi inciten şey her ne ise, onu bir de genellediniz mi, o zaman işler iyice karışıyor: "Bütün erkekler, kadınlar, patronlar birbirinin aynıdır" gibi. Halbuki  onu birçokları içinden siz çektiniz ve seçtiniz. Onunla yola devam etmeye siz karar verdiniz.

    İşin püf noktasını keşfedip bulunduğunuz seviyeyi atlayana kadar hep aynı tiplerle oynamaya devam ediyorsunuz. Gözden kaçırdığınız şeyi bulup düzeltene kadar...

    Bütün bu aynıların içinde artık yeniye merhaba demek istiyorsanız, yapabileceğiniz birkaç şeyi hemen burada sıralayayım:

    Tepkilerinizi değiştirin. Karşınızdaki kişiye kızmaya başladığınızı fark ettiğinizde genelde ne yapıyorsanız, gidin hiç yapmadığınız bir şey yapın. Mesela gidip dişlerinizi fırçalayın. Böylece kendini tekrar eden döngüyü kıracak, otomatik tepki vermeyi bırakacaksınız. Tepkileriniz sizi yönetmeyecek, siz tepkilerinizi yönetmeye başlayacaksınız.

    İletişimle ilgili neyi farklı yapabileceğinize bakın. Her olumsuz duygu, karşılanmamış bir ihtiyaçtan doğar. Diyelim ki çok sinirlendiniz, kendinize sorun: Benim aslında neye ihtiyacım var? Hangi ihtiyacım karşılanmadığı için sinirlendim? Bulduğunuz cevabı karşınızdaki kişiyle de paylaşın. "Şuna ihtiyacım vardı ve bu ihtiyacım karşılanmadığı için şu davranışın karşısında sinirlendim" gibi. Ve sonra ihtiyacınızı giderin.

    Önceki ilişkilerinizden getirdiğiniz birikmiş üzüntü ya da öfkeyi temizleyin. Bunu yapmadığınız sürece, yaşadığınız her olayı sizi yaralayan olaya benzetip otomatik tepki vermeye devam edeceksiniz. Geçmişle ilgili depoladığınız yükü temizlemeden hayatınızın değişmesini beklemeyin. (Temizlik için buradaki mektup şablonunu kullanabilirsiniz.)

    Olaylara büyük pencereden bakın. Kişiselleştirmeyin. Büyük resimde olan bitenin o an hiç bilmediğiniz bir anlamı olduğunu hatırlayın. O anki çatışmanın 10 sene sonra hiçbir anlamı kalmayacağını düşünün. "Yaşadığım bu durum bana ne öğretiyor, bundan ne ders çıkarabilirim?" diye kendinize sorun.

    Varsayımda bulunmayın. "Bana çiçek getirmedi, demek ki beni sevmiyor." Neden çiçek getirmediğini öğrenmeye, anlamaya çalışın.

    Beklediğiniz şeyi önce siz verin. İlgi bekliyorsanız, ilgi; anlayış bekliyorsanız anlayış... Yani bulmak istediğiniz şeyi önce kendinizde yaratın.

    Bu yazıyı okuduktan sonra, "söylemesi kolay ama" diyerek söze başlamayın. Yazıyı tekrar okuyup gerçekten küçük küçük de olsa neleri değiştirebileceğinize bir daha bakın.

  • Denemekle yapmak arasındaki fark

    Yıl 1992, lise 2. sınıftayım. Balıkesir'in en iyi fizik öğretmeni dershanenin koridorunda beni yakalayınca, "Hakan nereyi istiyorsun?" diye soruyor. Ben gayet net bir şekilde "Boğaziçi İşletme" diyorum. Biraz duruyor. Kısa bir sessizlikten sonra "Sen Marmara İşletme'yi de düşün" diyor.

    Sinirim tepeme çıkıyor, saygımdan taviz vermeden, "Öğretmenim" diyorum. "Nasıl ki Tarık bin Ziyad; Kuzey Afrika'dan İspanya'yı fethetmeye çıkarken, askerler geri dönmeyi düşünmesin diye bütün gemileri yakmış, ben de bütün gemileri yaktım. Hedef tek olsun ki şaşmasın. Boğaziçi olmazsa Marmara olur, Marmara olmazsa başka bir yer olur dersem hedef şaşar. Göreceksiniz ben Boğaziçi'ni kazanacağım" diyorum. Öğretmenim cevabım karşısında çok şaşırıyor. Bir sene sonra Boğaziçi İşletme'yi Türkiye 36.sı olarak kazanıyorum. Hem de 110 kişilik okulu 11. bitirmişken, lise 1'de matematiği karneme zar zor 6,5'tan 7 getirebilmişken.

    Dün aklıma harika bir fikir geldi. Bir arkadaşıma anlatıp "Ben bu fikri deneyeceğim" dediğimde o da beni uyardı. "Hakan, eğer deneyeceğim diye başlarsan işin içine başka bir enerji girer, yapacağım diye başlarsan başka. Karar ver, ne istiyorsun?" dedi. İşte bunu duyduğumda yukarıda anlattığım; istek ve inancı olan, yaparım diyen Hakan'ı hatırladım. Denemeyi değil, yapmayı bilen Hakan'ı...

    Aykut Oğut, Evren'den Torpilim Var kitabında şöyle bir örnek veriyor: "Masanın üzerine bir kalem koyun. 3'e kadar sayın ve kalemi elinize almayı deneyin". Ardından da elinde kalem olan okuyucuyu "Kalemi elinize alın demedim, almayı deneyin dedim" diye uyarıyor. "Kalemi ya eline alırsın ya da almazsın, denemek ne demek?" diye sinirlenen okuyucuya, "Haklısınız, denemek diye bir şey yoktur. Bir şeyi ya yaparsınız ya da yapmazsınız" cevabını veriyor.

    Bugün bir uzmana, aklıma gelen fikri anlattım. "Sizin bu konuda büyük bir deneyiminiz var, sizce bu fikir tutar mı?" diye sordum, bana cevabı şöyle oldu: "Bu sana bağlı..."

    Bugün, Tarık bin Ziyad'ın imzası, gemileri yaktığı Cebelitarık Boğazı'nın adında gizli. Başardığı için...

  • Yeni başlayanlar için araba kullanmak

    El frenini indirmeden gaza basmayın
    İstediğiniz kadar pozitif düşünün, istediğiniz kadar olumlama cümlesi söyleyin; geçmişin acılarını, öfkelerini temizlemeden, engelleyen inançlarınızı ortadan kaldırmadan harekete geçemezsiniz. El freni indirilmemiş bir araç zor yol alır. Bu şekilde gaza bastığınızda, yol alsanız da normal kapasitenizin çok altında kalırsınız. 

    Devamlı dikiz aynasına bakarak arabayı kullanmayın
    Nereye odaklanırsanız oraya gidersiniz. Sürekli olarak geçmişi düşünüp geçmişten bahsettikçe; ileriye doğru yol almakta zorlanırsınız. Eskiden sizi terk edenler, attığınız yanlış adımlar eskide kaldı. Varmak istediğiniz yere odaklanın. Böylece daha emniyetli araba kullanırsınız.

    Doğru yönde gittiğinizden emin olun
    Kimseyi beğenmiyorsanız, insanlar sizi çıldırtıyorsa, terslik onlarda değil sizde de olabilir. İçinde bulunduğunuz durumu objektif olarak değerlendirdiğinizden emin olun ve şu fıkrayı hatırlayın: Temel bir gün otoyolda araba kullanıyormuş. Radyodan bir anons duyulmuş. "Dikkat, E-5 karayolunda ters yönde seyreden bir araç var." Temel bunu duyunca dikkatlice etrafına bakınmış ve şöyle demiş: "Ula pi tane olir mi, punların hepsi tersten celeyi!". Patronunuz, sevgiliniz, aileniz, çalışma arkadaşlarınız ve siz. Acaba kim "tersten celeyi?"

    Hızınızı anlamak için arada göstergeye bakın
    Etrafı boş bir yolda araba kullanıyorsanız, hızınız 250 bile olsa çok yavaş gidiyorsunuz gibi gelebilir. Gerçek hızınızı ve ne kadar yol kat ettiğinizi anlamak için göstergeye bakın. "Başaramıyorum, bende bir eksiklik var" diyenlerin büyük çoğunluğu aslında göstergeye bakmayı unuturlar. Aldıkları yolun ve saatte kaç km hızla gittiklerinin farkında değillerdir. Net hedeflerinizi göstergeniz olarak kullanın ve hızınızı ona göre ayarlayın. Etrafa ve başka arabalara bakıp çok yavaş gidiyorum demeyin. Ne zaman nereye varmak istediğinizi kendinize göre belirleyin.

    Aynı yoldan giderek başka bir yere varmaya çalışmayın
    Bir yolun çıkmadığını gördüyseniz, bu sefer belki çıkar diyerek ısrarla aynı yolu kullanmayın. Çıkmaz. Yoruldum diyenler genelde bu gruptandır. Aynı yolu deneyip başka bir yol denediklerini sanırlar, istedikleri yere varamadıklarında hem güçleri hem umutları azalır. Başka yerlere varmak için, başka yollar, hatta başka araçlar deneyin.

    El frenini boşaltmak için uygulayabileceğiniz farklı alıştırmalar üyelere özel bölümünde: Bağışlama ile ilgili alıştırmalar, Öfkenizi uygun bir dille ifade edin
  • Sen olmasan evren bir parça eksik olurdu

    Hayatın tadını çıkartmayı unuttuk. Çocukluktan beri bize verilen hedefleri başarmaya çalışıyoruz. Kendi yeteneklerimizi, kendi keskin olduğumuz yanları ortaya çıkarmak yerine, sanki her konuda mükemmel olmak zorundaymışız gibi yarışıp duruyoruz. Yarıştıkça karşılaştırıyoruz, karşılaştırdıkça da kendimizi eksik hissedip mutsuz oluyoruz.

    Osho diyor ki: Bir ot parçasına da, en büyük yıldız kadar ihtiyaç duyulur. Ot parçası olmadan, Tanrı olduğundan eksik olacaktır. Guguk kuşunun sesine de herhangi bir Buda kadar ihtiyaç duyulur. Guguk kuşu yoksa dünya daha eksik, daha fakir olacaktır.

    Biz her halimizle yeterliyiz, her halimizle güzeliz. Ancak bize öğretilen çok fazla "meli" "malı" var. Başarılı olmalısın, güzel olmalısın gibi. Bunları fark edip temizlemedikçe başkalarının talep ettiği hayatları yaşıyoruz. Onların belirlediği güzelliğe, başarıya göre davranmak durumunda kalıyoruz. Sonuçta kendi ihtiyaçlarımızı doyuramadığımız için aç kalıyoruz.

    Çok azımız uyanıp da "Acaba ben ne istiyorum?" diye soruyor. İçindeki anne babayı susturamayanlar, kendi hayatlarını değil onların beklediği hayatları yaşıyorlar. Bu öyle bir ikilem ki kendi istediği hayatı da seçse, anne babasının istediği hayatı da seçse hep suçluluk duyuyor. Yapmamız gereken tek şey o kafamızdaki anne baba sesini kısıp kendi ihtiyaçlarımızı dinlemeye başlamak.

    Kendimizle iletişim kurmayı bilmediğimiz için başkaları ile de bilmiyoruz. İfade edilmeyen her kızgınlık, her suçluluk bizi şişirmeye devam ediyor. İhtiyaçlarımızı söylemeyi bilmediğimiz için aç kalmaya devam ediyoruz. Aç kalınca; hayattan alamadığımız tadı çikolatadan, alışverişten almaya çalışıyoruz.

    Karşılaştırma sadece başkaları ile değil. Kendimizi de kendimizle karşılaştırıp duruyoruz. Dünkü halimizi beğenmiyoruz. Aldığımız kararları beğenmiyoruz. Halbuki o zaman da bildiğimizin en iyisini yapmıştık. Elimizdeki seçeneklerin içinden en iyi ikinciyi seçmemiştik ki? Bunu unutuyoruz. Şimdi olaylara daha geniş açıdan bakıp, farklı değerlendirebildiğimiz için sevinmek yerine buradan da bir suçluluk yaratıyoruz.

    Suçluluk duyan insanların bir kısmı bu durumdan kurtulmak isterken bir kısmı da aslında bu durumun sürmesini istiyor. Acı çekmekten zevk alıyorlar. Kendilerini kamçılamayı alışkanlık haline getirmişler. Herhangi bir olayın içinden kendilerini suçlayacak kısmı cımbızla çekip çıkarabiliyorlar. Sonra bir mücevher tasarımcısı gibi özenle üzerinde çalışarak onu daha da süsleyip büyütüyorlar.

    • Herhangi bir olay seç,
    • Bu olayda yanlış ya da eksik bir şey bul,
    • Bulduğunu ben yetersizim, yapamıyorum düşüncesi ile harmanla
    • Ve güzelce kendini suçlamaya başla... (İptal)


    Bu 4 adımlık döngünün herhangi bir yerinde kendimizi yakalayabilirsek, kolayca onun dışına da çıkabiliriz.

    Ne kadar çok sevildiğimizi kendimize hatırlatalım. Ayna karşısında her bir noktamıza methiyeler düzelim. Kendimize karşı cinsin ağzından bir aşk mektubu, çocuğumuzun ağzından bir sevgi mektubu yazalım. Bol bol elimizdekilere şükredelim.

    Biz olmasaydık evren bir parça eksik olurdu... Biz her zaman seviliyoruz. Her halimizle, daima mükemmeliz.

    Bu yazı Elele dergisinin Mart sayısında yayınlandı.
  • Gerçek olan sadedir

    Bakın Osho ne diyor: "Her şeyde basit ve sade olmaya çalışın. Basit olursanız yalan söyleyemezsiniz çünkü yalan basit olamaz. Yalan, doğası gereği karmaşıktır. Yalnızca gerçek olan sade olabilir."

    Bazı danışanlarım bana geldiklerinde "Hakan Bey, size bunu uzun uzun anlatmam lazım" diyorlar. Ben de onlara, "Bana sadece üç cümle ile özetleyin lütfen" dediğimde şaşırıp kalıyorlar. Hatta bazen acınacak hikayelerini ballandıra ballandıra anlatma zevkini ellerinden aldığım için, bana kızıyor da olabilirler. Halbuki şunun farkında değiller: Çözümü görememelerinin en önemli nedeni, o uzun masalsı anlatımın detaylarında boğulmuş olmaları.

    Bazen danışanlarıma yanıtı sadece evet ya da hayır olan bir soru soruyorum. Bana dakikalarca cevap veriyorlar. Dikkatle onları dinliyorum. Sadece evet ya da hayır demek yerine bana uzun uzun bir şeyler anlatıyorlar. Sonuçta cevaplarını tamamladıklarında ortada ne evet oluyor ne de hayır.

    Bazen de rahatça anlatsınlar diye bırakıyorum onları. Konudan konuya atlayarak cevap veriyorlar. Birden durdurup "Soru neydi?" dediğimde genellikle soruyu hatırlayamıyorlar. Cevap verebilenler de çoğunlukla o soruyu değil, ancak birkaç önceki soruyu hatırlayabiliyorlar.

    Nasıl ki eşyalarla dolu karmakarışık bir odada aradığınızı kolayca bulamazsanız, binbir çeşit hikaye ile dolu zihinde de çözümü bulmak kolay olmuyor. O yüzden danışanlarımı sadeleşmeye teşvik ediyorum. Sadeleştikçe zaten gerçek kendiliğinden belirmeye ve netleşmeye başlıyor.

    Uzun cevaplar duymaya başladığımda aklıma yukarıda yazdığım Osho'nun sözü geliyor. "Gerçek olan sadedir." Danışanlarımı sade düşünmeye teşvik ettiğimde, gerçeğin etrafındaki çamur temizleniyor ve çözüm gün gibi ortaya çıkıyor.

    Zihni karışık kişilerin, kendilerine cevabı olmayan benzer sorular sorduklarını gözlemledim. Bana göre bu güçsüzleştiren soruların iki tipi var. Birincisi "Allahım neden ben?" türü "neden" soruları. İkincisi de "Acaba yanlış mı yaptım?" türü "acaba" soruları. Bu soruları "Burada olan biten nedir?", "Peki şimdi ne yapabilirim?" gibi güçlendirici sorularla değiştirdiğimizde basite ve çözüme doğru yol almaya da başlıyorlar zaten.

    Sonuç olarak, kendinizle tanışmak istiyorsanız, önce sadeleşmeye başlayın. Zihninizdeki işe yaramayan sorulardan evinizdeki işinize yaramayan eşyalara kadar gereksiz her şeyi hayatınızdan çıkarın.

    Güçlendirici soruları nasıl sorabileceğinizi daha ayrıntılı öğrenmek için Üyelere Özel bölümündeki Sorularını değiştir, hayatın değişsin yazısını okumanızı öneririm.

  • İyi çocuk olmayı bırakın

    Geçen gün bir türlü adım atamayan bir danışanımla konuşuyordum. O adımı atarsa sevdiği kişileri üzmekten korktuğunu söyledi. Onlar üzülünce de o üzülüyormuş, yani üzülmekten korkuyormuş.

    Gelin aşağıdaki iki cümlenin içindeki muazzam çelişkiye birlikte bakalım:

    Üzmekten korkuyorum, (çünkü)
    Üzülmekten korkuyorum.

    Yani:

    Üzmekten korkuyorum = Başkalarının hissettiklerinden ben sorumluyum.
    Üzülmekten korkuyorum = Kendi hissettiklerimden ben sorumlu değilim.

    Kendini hissettiklerinden sorumlu tutmayan bir kişi, başkalarının hissettiklerinden sorumlu olabilir mi?

    Şöyle bir örnek vereyim: Aynı şakayı üç ayrı kişiye yaparsınız, birisi aldırmaz, birisi çok güler, birisi de kızar. Onların hissettiklerinden siz sorumluysanız, neden hepsi farklı tepkiler veriyor?

    Psikolog Marshall Rosenberg diyor ki: Bize iyi çocuk, iyi anne ve baba olmak öğretildi. Eğer bu iyi şeylerden biri olacaksak, o zaman depresyonda olmaya da alışmamız lazım. Depresyon "iyi" olmanın ödülüdür.

    "İyi" olmak için "Aman üzmeyeyim, kırmayayım, aman tatsızlık çıkmasın" derken duygularını içinde hapseden ve bu yüzden de hem duygusal hem de fiziksel olarak şişen birçok insan tanıyorum. İyi insan olmak için kendini feda ediyor. Bunu yaptıkça da kendinden kopuyor. Gerçek olanı unutup sahte olana alışıyor.

    Başkalarını üzemezsiniz. Onlar üzülmeyi seçmediği sürece onları üzmeniz imkansız. Sizin içinizde olup biten bir şeyden de başkası sorumlu olamaz. Artık hissettiklerinizin sorumluluğunu alma zamanı. İyi çocuk olmaktan vazgeçip kendiniz olma zamanı!

    Hissettiklerinizle tanışmak, kendinizle yeniden bağlantıya geçmek, kendinizi açıkça ifade edebilmek için Barışçıl İletişim anketinden faydalanabilirsiniz.

  • Peki sen ne istiyorsun?

    Yıllarca iyi ve kötü diye birçok tarifle büyütüldük. "Kurumsal bir işyerinde çalışmak iyidir. Karşı cinse istekli görünmek kötüdür. Ispanak yemek iyidir. 30'undan sonra bekar kalmak kötüdür." gibi zihnimiz pek çok iyi ve kötü ile dolu. Bu iyi ve kötülerin arasında kendimize ne istediğimizi sormak hiç öğretilmedi. Önümüze konanların içinden hep "iyi" olanları seçmemiz gerekiyor sandık, kendimizi de buna zorladık.

    "Bu iyidir, bu kötüdür" diye büyütülenlerin kafalarının içinde dev bir koro var. Anne, baba, anneanne, komşu gibi geniş bir kadrodan oluşan bu koro, gün boyu "Şunu yaparsan iyi olur, şunu yapmazsan kötü olur" diye konuşup duruyor. Kafalarındaki koronun yarattığı gürültü o kadar büyük ki, o gürültünün içinde kendi seslerini de duyamıyorlar. Ne istediklerinden kendilerinin bile haberi yok.

    Ayrıca, aynı kişiler neyin iyi neyin kötü olduğunun kendilerine öğretilmediği bir durumla karşılaştıklarında şaşırıp kalıyorlar. Örneğin bir danışanıma çocukluğundan beri erkeklerin yanında gülmenin, erkeklerin gözlerine bakarak konuşmanın kötü bir şey olduğu öğretilmiş. Ancak ona erkeğin yanında "şunu yapmak kötüdür" diyenler, neyin iyi(!) olduğunu hiç anlatmamışlar. O yüzden de kendisi iş hayatında oldukça itibarlı bir yerde bulunmasına rağmen, hoşlandığı bir erkekle yemeğe çıktığında ne yapacağını bilemiyor ve eli ayağına dolaşıyordu. "Ne yapmalıyım?" diye bana soruyordu.

    Bu kişilerin kafalarındaki iyi ve kötü tarifleri kendilerine yetmediğinde, başkalarının iyi ve kötülerinden medet umuyorlar. "Arayayım mı, aramayayım mı? Görüşelim mi, görüşmeyelim mi? Mesaj olarak şunu mu yazayım, bunu mu yazayım?" diye soran kişiler tanıyorum. Sordukları zaman, birisinin iyi dediğine başkası kötü derse kafaları iyice karışıyor. Ne yapacaklarını bilemez hale geliyorlar. "Ben ne yapmak istiyorum?" diye sormak akıllarına gelmiyor.

    Kafanızdaki koronun sesini kısın, "Ne yapmalıyım?" sorusunu bırakın ve bundan sonra biraz da kendinize kulak verin: "Ben ne yapmak istiyorum?"

    Not: "Yapamam, yaparsam şöyle olur" gibi sesler, "acaba"lı sorular iç sesiniz değildir. Kafanızdaki koronun sesidir. Aşağıdaki yorum kısmına "Olmuyor" türü bir şey yazıyorsanız büyük ihtimalle iç sesinizden çok uzaktasınız. Kendi iç sesinizle konuşmayı başlatmak için, üyelere özel bölümündeki İçinizdeki çocuk meditasyonu`nu yapmanızı öneririm.

  • Sen hangisini besliyorsun?

    Bir danışanım görüşme sırasında kendisini anlatırken "Ben balık hafızalıyım" dedi.

    Evrende hatırlayan hallerimiz olduğu gibi unutan hallerimiz de var. "Ben şöyleyim, ben böyleyim" gibi olumsuz ifadelerle kendimizi tanımladıkça, kendimizi eksiltmeye başlıyoruz. Olumsuza odaklanıp diğer hallerimizi göremez oluyoruz. "Ben balık hafızalıyım" dediğinizde, zihin unutan hallerinizi "bak yine unuttun" diyerek kaydediyor. Hatırlayan hallerinizi ise "aman canım ne var bunda, bunu herkes hatırlar" deyip görmezden geliyor. Sadece unuttuklarınızı kaydettiğiniz için de bir süre sonra kendinizi hep unutuyor zannediyorsunuz.

    "Balık hafızalıyım" diyen danışanım, dört görüşme önce konuştuğumuz şeyleri gayet net hatırlıyordu, vatandaşlık numarasını ezbere biliyordu.

    Burada önemli olan hangi halinizi yaşatmak istediğiniz. Unutanı mı, hatırlayanı mı?

    Bir bilge yanındakine şöyle demiş: "İçimde iki kurt var. Biri sakin ve huzurlu, diğeri de vahşi ve saldırgan. Bunlar birbiriyle kavga edip duruyor". Yanındaki "Peki hangisi kazanıyor?" diye sormuş. Bilge de şu cevabı vermiş: "Hangisini beslersem o".

    Kendinizi tanımlamak için kullandığınız her cümleyle aslında o yanınızı besleyip büyütüyorsunuz. Sadece olanı görebilmek için önce "Ben şöyleyim, ben böyleyim" gibi tanımları bırakmak gerekiyor.

    Her gün yeniye doğuyoruz. Tanımları bırakırsanız yeni hallerinizle kolaylıkla tanışıp bütünleşebilirsiniz. Şimdi bir düşünün, siz hangisini besliyorsunuz?

  • Gerçekten istiyor musunuz yoksa heves mi ediyorsunuz?

    Kilo vermek için bana gelen bir danışanım var. Vücudunda kilo şeklinde hangi duyguları biriktirdiğine ve bunları ifade ederek nasıl boşaltabileceğine bakıyoruz. 3 haftadır ona çeşitli uygulamalar veriyorum. Ona göre bütün uygulamaları yaparak geliyor, bana göre ortada tamamlanan hiçbir uygulama yok. Ya uygulamayı yanlış anlamış, ya unutmuş, ya eksik yapmış ya da benim söylediğimi değiştirip kendi istediği başka bir şeyi yapmış.

    Üç hafta boyunca bu durum değişmeyince artık dayanamadım ve sordum. "Sen gerçekten kilo vermek istiyor musun? Göstergelere bakarsak bana istiyormuş gibi görünmüyorsun..."

    Ama ile başlayan klasik itirazları ve mazeretleri şöyle bir dinledikten sonra ona şunu sordum: "Kilo verince ne olacak? Yani neden kilo vermek istiyorsun?" Buna net bir yanıt veremedi. İki haftadır aynı soruyu soruyorum ve hâlâ bir yanıt alabilmiş değilim.

    "Peki kilo vermezsen bunun sana ne faydası var?" diye sordum.

    • Kilo vermezse, başarısızlıklarının mazereti o değil kiloları oluyormuş. Mesela bir erkek onu terk ederse "Ben kiloluyum ondan terk etti" diyerek en azından kendini rahatlatabiliyormuş.
    • Bu haliyle bile hergün birkaç erkek kendisinden hoşlandığını belirtiyormuş. Bir de kilo verse gelen erkeklerle nasıl başa çıkarmış.
    • Kilo, cinsel cazibesini biraz gölgelediği için, erkeklerin onu ilk anda cinsellik için istemesini engelliyormuş.

    Neden kilo vermek istediğini bir türlü bulamayan danışanımın kilo vermemek için yukarıdakiler gibi birçok nedeni vardı. "Bu durumda ben olsam ben de vermem(!)" dedim, niye vereyim ki?

    Bir şeyi gerçekten istiyor musunuz yoksa ona heves mi ediyorsunuz? Bunu anlamanın en kolay yolu, o şeyi elde etmek için gösterdiğiniz gayrettir. Çok istediğinizi söylediğiniz halde bir türlü olduramıyorsanız o şeyin olmamasından ne faydanız var, bir de ona bakın.

  • Etiketlemeyin, anlamaya çalışın

    2 sene önce yazlıkta komşumuzun 5 yaşındaki torunu denize giriyordu. Denizden çıktıktan sonra, her seferinde ayaklarını ıslak mendille siliyor ve sadece terlikle kuma basıyordu. Annesi, babaannesi bu durumu gördükçe "Ayy, temizlik hastası bu!", "Aman bu kız ne titiz!" gibi sözler söylüyorlardı.

    Durum bana çok tuhaf göründü. Gidip küçük kızla bir konuşayım dedim. Yanına oturdum, başladım sormaya. "Ne hissediyorsun kuma bastığında?". Biraz düşündü, zorlandı, sonra iğrendiğini söyledi. Onu iğrendirenin ne olduğunu sordum. Bana şunu anlattı: Bakıcısıyla birlikte oturdukları sitede kum havuzuna gidiyorlarmış. Bakıcısı hep "Bu kuma kediler çiş yapmıştır, onun için yukarıya çıktığın zaman ellerini ayaklarını iyice temizle" diyormuş. Dolayısıyla küçük kız da diyordu ki, "Buralar hep kum, geceleri kediler buraya da çiş yapmıştır."

    Ben de ona şunu söyledim. "Bak burada deniz var. Her gece deniz burayı yıkıyor. Kediler buraya çiş yapsa bile, buralar her gece yıkanıyor, temizleniyor." O da "Tamam" dedi. O günden sonra ayaklarını ıslak mendille sildiğini hiç görmedik.

    O sohbeti yapmamış olsaydık, belki de küçük kız ömrü boyunca kuma rahatça basamayacaktı. Bir de üzerine yapışmış "titiz" gibi bir etiketle dolaşacaktı. Ben sadece onun ne hissettiğine odaklandım. Bunu anlamaya çalışırken de "Neden?" diye hiç sormadım.

    İlişkilerimizde sıkça yaptığımız yanlışlardan biri, anlamaya çalışmadan karşımızdakini kolayca etiketlememiz. "Bu titizdir, şu şöyledir" deyip eleştirmek, zorla onu değiştirmeye çalışmak işe yaramaz. Sağlıklı bir ilişki istiyorsak, yapmamız gereken ilk şey; onu, hissettiklerini ve ihtiyaçlarını anlamaya çalışmak.

  • Ne hissediyorsun? Neye ihtiyacın var?

    İlişkilerle ilgili verdiğim eğitimde anlattıklarımı merak edenler oluyor. Anlattıklarım benim sorularım ve katılımcıların cevaplarıyla birlikte şekillense de aşağıdakine benzer dialoglar yaşayabiliyoruz:

    Ahmet bana kendimi kötü hissettirdi.
    Ahmet'in sana kötü hissettirdiğini düşünüyorsun ancak gerçekte kötü diye bir his yoktur. Aslında ne hissediyorsun?

    Ahmet beni kızdırdı.
    Ahmet seni kızdıramaz. Hissettiklerinin sorumluluğunu bir başkasına yüklemeden ben diliyle hissettiklerini söyleyebilir misin?

    Ben Ahmet'e kızdım.
    Ahmet'in her davranışına kızmış olamazsın. Ahmet'in hangi davranışına kızdın?

    Ahmet'in beni dinlememesine kızdım.
    Ahmet'in seni dinlemediğini nereden biliyorsun? Burada yorum var. İfadeni bu yorumdan arındırıp daha objektif bir şekilde ifade edebilir misin?

    Ben konuşurken Ahmet gözlerime bakmadığı için kızdım.
    O bakmış ancak sen görmemiş olabilirsin. Bunu tamamen ben diliyle nasıl ifade edebilirsin?

    Ben konuşurken Ahmet'in gözlerime baktığını görmediğim için kızdım.
    Peki bu durumda aslında hangi ihtiyacın karşılanmadığı için kızdın?

    Dinlenmek, saygı görmek ihtiyaçlarım karşılanmadığı için kızdım.

    Bakın, sordukça "Ahmet bana kötü hissettirdi" noktasından nereye geldik. Kişi yüzleşmeye hazırsa, şu sorularla da devam edilebilir: Peki, sen kendini dinliyor musun? Kendine saygı gösteriyor musun?

    Benzer benzeri çeker. Dinlemeyen ve saygı göstermeyen bir Ahmet gören kişi, bunların aynısını aslında kendisi de yapıyordur, sadece yaptığının farkında değildir.

    Hissettiklerinizi net bir şekilde ifade ederseniz, kendinize yakınlaşmaya başlarsınız. Durumları anlatırken yorumlardan kaçınırsanız, olan biten size daha net görünür. Olumsuz duygularınızda suçlamak yerine karşılanmayan ihtiyaçlarınıza odaklanırsanız, işin içinden çıkmanız kolaylaşır. İhtiyaçlarınızı diğer kişiden ısrarla beklemek yerine kendi kaynaklarınızla karşılamaya yönelirseniz, hayatınıza denge gelir.

    İlişkilerinizde görmediklerinizi görmek isterseniz, Hayalinizdeki İlişkiye Adım Adım eğitimine katılabilirsiniz. Ayrıntılar için tıklayın.

  • Acelen varsa yavaşla, kendinle kal

    Şehir hayatında çok ses var. Biz bu seslerin içinde kendi sesimizi duyamaz oluyoruz. Kendimizin aslında ne istediğinin, neye ihtiyacının olduğunun farkında bile değiliz. Kendimize uzağız. Uzak olunca, başkasına hiç yaklaşamıyoruz.

    İhtiyaçlarımızın farkında olmadığımız için aslında hep açız. Aç olduğumuz için daha saldırgan, daha öfkeliyiz. İlişkiye vermek için değil almak için giriyoruz. Sevgi almak, şefkat almak, takdir almak... Bunları biz bile kendimize veremezken başkalarının bize vermesini bekliyoruz.

    "Bir şeyler eksik" deyip o eksikleri dışarıdan tamamlamaya çalışıyoruz. "Geç kaldım" endişeleriyle daha çok koşup kendimizden daha da uzaklaşıyoruz.

    Şehrin hızına rağmen biraz yavaşlayabilsek, biraz kendi sessizliğimizde kalabilsek, kendimizi daha iyi duyabileceğiz. Biz dengelendikçe ilişkilerimiz de dengelenecek. O zaman ilişkiyle dengelenme çabasından vazgeçeceğiz.

    Bu yazı, İstanbul Life dergisinin Şubat sayısına Sevgililer Günü için verdiğim röportajdan alınmıştır.
  • Aradığın kendi sevgilin mi?

    Geçen gün bir danışanım, uzun boylu bir sevgili istediğini söyledi. Hatta tanıştığı erkekler kendisinden kısa boylu ise onları hemen eliyormuş. Aramızda şöyle bir dialog geçti:

    Uzun boylu olmazsa ne olur?
    Yanıma yakışmaz.

    Yanına yakışmazsa ne olur?
    İnsanlar, "Bunlar güzel bir çift değil" derler.

    "Bunlar güzel bir çift değil" derlerse ne olur?
    İnsanlar beni eleştirir.

    Eleştirilmekten korkuyorsan ihtiyacın nedir?
    Onay ve kabul.

    Yukarıdaki sorgulama ile bakın neleri fark ettik:

    1) Kriter danışanıma ait değil!
    Danışanım uzun boylu bir sevgili istiyorum diyor ancak bu istek kendisine ait değil, başkalarına ait. Gördük ki onay almak için başkalarının isteğine göre hareket ediyor. "Boyunu ayarladık, acaba kilosu konusunda başkaları ne ister?" Bu şekilde seçilen sevgili onun sevgilisi mi olur yoksa başkalarının sevgilisi mi?

    2) Kriter mutlu ilişki kriteri değil
    "Uzun boylu erkek" kriteri, mutluluğu getirmez. Kırmızı kazaklı birini işe alıp, sonra çok iyi İngilizce konuşmasını beklemek gibi bir şey bu.

    3) İstek karşılanınca ihtiyaç karşılanmayabilir
    Uzun boylu bir erkek istiyorum (çünkü) onaya ihtiyacım var. Uzun boylu erkeği bulduk, dolayısıyla onayımızı da aldık. Peki uzun boylu erkeğe "Çok zayıf" eleştirisi gelirse ne olacak?

    Sonuç olarak, isteklerinizin altındaki ihtiyaçlarınızın farkında mısınız? Aradığınız sevgili kendi sevgiliniz mi? Bulduğunuz sevgili aradığınız ilişkiyi getirecek mi?

    Nasıl bir ilişki istediğinizi netleştirmek, karşı cinsle aranızdaki blokajları kaldırmak için Hayalinizdeki İlişkiye Ulaşın uygulamalarından faydalanabilirsiniz.

  • Hayalinizdeki işin önünde neler var?

    Geçtiğimiz günlerde keyifle yapacağı işi netleştirmek için bir danışanım geldi.

    Soru cevaplarla ilerlerken ağzından "Mutluluktan sonra mutsuzluk olur" diye bir cümle çıktı. Mutsuzluğun onun için ne anlama geldiğini sorduğumda da "Sevdiklerimin başına kötü bir şey gelmesi" yanıtını verdi.

    Aslında danışanım farkında olmadan şöyle diyordu: "Keyif aldığım işi yaparsam mutlu olurum. Mutlu olursam ardından mutsuzluk gelir. Yani sevdiklerimin başına kötü bir şey gelir". Saatlerce analiz yapıp keyifle yapacağı işi bulsak da bu işe adım atmayacağı belliydi. Önce mutlulukla ilgili engelleyen inancını değiştirmesi gerekiyordu.

    Bir başka danışanım da sevdiği işte çalıştığı halde kazancını bir türlü arttıramıyordu. Onun da "Çok para kazanmak için çok çalışmalıyım" inancını fark ettik. Konuştukça, önceki işinde çok çalışmaktan iki kere önemli hastalıklar geçirdiğini öğrendim.

    O da farkında olmadan şöyle diyordu: "Çok kazanmak için çok çalışmalıyım. Çok çalışırsam yeniden hasta olabilirim". Bu da işini büyütmek için neden adım atmadığını gösteriyordu.

    Hayalinizdeki işi bulmak için yola çıkıyorsanız, önce inançlarınızı gözden geçirin. Mutlu olacağınız bir iş arıyorsanız mutlulukla ilgili inançlarınıza, çok para kazanacağınız bir iş istiyorsanız parayla ilgili inançlarınıza bakın. Yol alabilmek için engelleyen inançlarınızı güçlendirenlerle değiştirin.

    Ben az çalışarak da çok kazanabilirim, ben mutlu olmayı hak ediyorum...

    Hayalinizdeki İşe Ulaşın uygulamalarıyla engelleyen inançlarınızı ortaya çıkarabilir, yeni işinize giden yoldaki endişelerinizi dönüştürebilirsiniz. Ayrıntılar için tıklayın.

  • Mutlu olmayı bekleyenlerden misiniz?

    Geçtiğimiz günlerde bir danışanım sevgilisinden ayrıldığını söyledi. Nedenini sorduğumda "Beni mutlu etmiyordu" diye bir cevap verdi. Bu cevaba çok şaşırdım.

    Beni mutlu etmiyordu demek, "Ben kendi başıma mutlu olmayı beceremiyorum, gelen beni mutlu etsin" demek. İlişkide kimsenin sizi mutlu etmek gibi bir görevi yok. Birisinin hep verdiği, diğerinin hep aldığı bir ilişkinin sürebilmesi zaten mümkün değil. Ancak diyelim ki mümkün, o zaman da bakın neler oluyor:

    Sizi mutlu etmek için yaşayan kişi bir süre sonra yorulur ve tükenir. Kendisi tükenince artık veremediği için ilişki de biter. O zaman "Bu gitsin sıradaki gelsin" mi diyeceksiniz?

    Karşınızdaki kişi sizi mutlu ediyorsa, "size iyi geliyorsa" bu büyük bir tehlike. Mutluluğunuz dışarıya bağlı olacağı için sizi mutlu eden kişiye bağımlı hale geleceksiniz. O giderse mutluluk da gideceği için sizi terk etmesin diye kendiniz olmaktan vazgeçeceksiniz. Yani özgürlüğünüzü verip mutluluk almaya çalışacaksınız ki bu durum da uzun vadede size mutluluk getirmez.

    Sevgiliniz size on gün boyunca yüz birim mutluluk verdi. Onbirinci gün herhangi bir nedenle size sadece yetmiş birim mutluluk verebiliyor. Peki o zaman ne olacak? Beni mutlu etmiyor diye onu suçlamaya mı başlayacaksınız?

    Benzer benzeri çeker, siz kendi başınıza mutlu olmayı beceremiyorsanız, karşınıza çıkanlar da sizin gibi olacaktır. O zaman ilişkide iki dilenci avuçlarını birbirine açıp "beni mutlu et" diye bekleyecek. İkisinin de avuçları boş kalacak. Çünkü ikisinde de mutluluk yok.

    Bu "almaya dönük, dışarıya bağımlı" bakış açısı aslında kendi başına hayatta kalamayacak bir bebeğin dışarıdan beslenmesine benziyor. Yetişkin bir bakış açısı değil. "İlişkim olsun mutlu olayım, sevgilim beni mutlu etsin" gibi bir kandırmacadan kendinizi kurtarın. Siz kendi kendinize mutlu olmayı başaramadıkça dışarıdaki hiçbir şey sizi mutlu edemeyecek.

    İlişkinizdeki mutluluk kumbarasını her seferinde boşaltan olmak yerine ben bu kumbaraya nasıl katkıda bulunabilirim diye bakmaya başlayın. Sizden taşan mutluluğun ilişkinizi ve dünyanızı beslemesine izin verin.

    Not: "Beni mutlu eden bir iş istiyorum" diyenler de aynı aldatmacanın içindeler. İş sizi mutlu edemez ancak siz mutlu olduğunuz bir işi yaratıp orada çalışabilirsiniz. Bu da emek ister. Mutlu olacağınız işe giden yolda yeni bir adım için tıklayın.

  • 4. İçinizdeki çocuk meditasyonu

    Yaklaşık onbeş dakika süren bu meditasyon ile,

    • Geçmişin travmalarını silebilir,
    • Kendinizle barışıp kendinize daha yakınlaşabilir,
    • Yaşamda nereye yol almak istediğiniz konusunda netleşebilir,
    • "Bir şeyler mi kaçıyor?" telaşından sıyrılabilir,
    • Yetişkin enerjisine geçip daha net kararlar alabilirsiniz.

    Bu meditasyonu haftada birkaç kez aylar boyunca yapmanızı öneririm.

    Ses klibi: Bu ses klibini dinleyebilmeniz için bilgisayarınızda Adobe Flash Player (9 veya üzeri) yüklü olmalıdır. Son versiyonu buradan yükleyebilirsiniz. Ayrıca bilgisayarınızda JavaScript de açık olmalıdır.

    Bu meditasyonun uzun versiyonuna erişebilmek için Aşk ve İlişki Meditasyonlarıuygulama paketini satın almanız gerekiyor. Satın aldıysanız, lütfen sol taraftaki giriş formundan üye girişi yapın.

    Henüz satın almadıysanız, uygulama paketini almak için lütfen tıklayın.

  • Mutlu bir kariyer için neler yapabilirsiniz?

    Mutlu bir kariyer için önce Hayal kurun! Üniversite son sınıftaki bir öğrenci ile konuşurken ona şunu sordum: "Hesabına her ay bir milyon dolar yatırsam, bu parayla ne yapardın?". Bana verdiği ilk cevap şöyleydi: "Ev alırdım. Sonra da dünyayı gezerdim, aileme yardım ederdim" dedi. En büyük hayali ev almak. Bu soruyu hiç eğitim almamış bir kişiye de sorsak aşağı yukarı aynı yanıtı verirdi. O zaman aldığı bu eğitimin farkı nerede?

    Bu cevap, almaya yönelik bir cevap. Vermeye yönelik değil. Halbuki "Dünya için, yaşadığım ülke için ne yapabilirim?" diye de sorabilir. Kimsenin üretmediği bir ürünü ürettiğinizde, hiç kimsenin sunmadığı bir hizmeti sunduğunuzda size dönen de büyük olur. Sadece para değil, her türlü zenginlik size doğru akmaya başlar. Tatmin, başarı, çevre...

    Zengin olmak için hayal kurun. Çok paranız var ancak onu nereye harcayacağınızı bile bilmiyorsunuz. Aklınıza gelen tek şey ev almak. O zaman yine fakirsiniz.

    İleride ne yapmak istediğinize dair hayal kuramıyorsanız, bugünden geleceğe değil, gelecekten bugüne bakın. 90 yaşına geldiğinizde nasıl bir yaşam yaşamış olmayı isterdiniz? Neleri başarmış olmak isterdiniz?

    İster kariyerinizin başında olun ister yeni bir kariyere doğru adım atıyor olun, Hayalinizdeki İşe Ulaşın uygulamaları sizi ne istediğiniz konusunda netleştirecek birçok uygulama içeriyor. İncelemek ve satın almak için tıklayın:
    www.zestcoaching.com/gunluk-uygulamalar/hayalinizdeki-ise.html
  • İş ararken önceliklerinizi neye göre belirleyebilirsiniz?

    Yeni bir işe girmek isteyenler genelde neye göre seçim yapacaklarını bilmediklerini söylüyorlar. Seçimlerimizi her zaman değerlerimize göre yaparız. Mesela araba alırken, bizim için önemli olan konforsa konforlu arabayı, sağlamlıksa sağlam arabayı seçeriz. Önemli olan itibar ise daha havalı ve lüks olan arabayı alırız, sağlam olmasına bakmayız bile. Dolayısıyla değerlerimizi netleştirmek, seçim yaparken bize büyük kolaylık sağlar.

    Değerlerinizi netleştirmek için basit bir egzersiz yapabilirsiniz. Bir sokak hayal edin. Bu sokakta komşu olmak isteyeceğiniz 10 kişiyi yazın. Bu kişiler tüm zamanlardan olabilir. Bu kişilerin ortak yanlarına bakın. Sizin için hangi özellikleri ile cazipler? Budha ile komşu olmak istiyorsanız, kişisel gelişime önem veren bir işte çalışırsanız tatmin olabilirsiniz. Rutin bir iş sizi tatmin etmez. Mankenlerle komşu olmak istiyorsanız sizin için sosyal ilişkilerin öne çıktığı, estetiğe önem veren bir iş daha uygun olur.

    Bu çalışmaları sadece düşünmek yerine yazarak yapın kısa zamanda netleşeceğinizi göreceksiniz. İnternet'te bu konuda farklı egzersizler ve anketler de bulabilirsiniz. Hayalinizdeki İşe Ulaşın uygulamalarında buna benzer birçok egzersizi bulabilirsiniz.

    İster kariyerinizin başında olun ister yeni bir kariyere doğru adım atıyor olun, Hayalinizdeki İşe Ulaşın uygulamaları sizi ne istediğiniz konusunda netleştirecek birçok uygulama içeriyor. İncelemek ve satın almak için tıklayın:
    www.zestcoaching.com/gunluk-uygulamalar/hayalinizdeki-ise.html
  • İş ararken hangi inançlarınız sizi engelleyebilir?

    Özellikle üniversiteden yeni mezun kişiler, iş hayatını da tanımadıkları için, dışarıdan gelen engelleyen inançları kolayca alma eğilimindeler. "Çevren yoksa iş bulamazsın. İngilizcen yoksa iş bulamazsın. Masterın yoksa, deneyimin yoksa iş bulamazsın" gibi...

    Üst üste bu birkaç cümleyi duyması bile sıkıcı değil mi? İşte bu inançları duyup kabul ettiğiniz zaman aslında farkında olmadan her gün kendinize bu cümleleri tekrar ediyorsunuz. Kendinize inancınız giderek azalıyor, titreşiminiz giderek düşüyor.

    Bu tarz güçsüzleştiren, engelleyen inançlarınızı oturup kağıda yazın. Üzerlerini onları iptal eder gibi çizin. Ve oturup düşünün: Bunu bana söyleyen kişi iş hayatında model almak istediğim bir kişi mi? Bu inancın istisnaları neler? Bunları sorgulayın. Buna benzer inançlar doğru bile olsa, siz bu inançların ilk istisnası olabilirsiniz. Buna odaklanın. Daha güçlü inançlarla donatın kendinizi. "Piyasa koşulları ne olursa olsun, uygun işi kendime çekebilirim. Bana doyum verecek, bol kazanç getirecek iş için ben hazırım. Her gün gelişimim devam ediyor" gibi...

    İster kariyerinizin başında olun ister yeni bir kariyere doğru adım atıyor olun, Hayalinizdeki İşe Ulaşın uygulamaları sizi ne istediğiniz konusunda netleştirecek birçok uygulama içeriyor. İncelemek ve satın almak için tıklayın:
    www.zestcoaching.com/gunluk-uygulamalar/hayalinizdeki-ise.html
  • İş ararken kendinize hangi güçlendiren soruları sorabilirsiniz?

    Boğaziçi Üniversitesi'nin son sınıfındaki öğrencilere yaklaşık on yıldır kariyer konusunda mentorluk da yapıyorum. Bu öğrencilerle konuştuğumda şu soruyu sıklıkla duyuyorum: "Acaba iş bulabilir miyim?" Bu soru güçlendiren bir soru değil. Çünkü sorunun odağı bulmak üzerine değil. Yanıt "Evet bulabilirsin, hayır bulamazsın" arasında salınıp duruyor. "Ben iş bulmak için ne yapabilirim? Seçeneklerim neler?" gibi bir soru ilk soruya göre kat kat daha güçlü.

    Bu sorulardan daha güçlü sorular da sorabilirsiniz: "Nasıl bir hayat istiyorum?" Odağınızı iş bulmaktan çok daha yukarıya çekiyor. Özellikle üniversiteden yeni mezun olmuş, iş yaşamının başlangıcındaki kişiler için bu soruyu yanıtlamak zor görünebilir. Benim önerim yazarak çalışmaları: Defterinize kocaman yazın: "Nasıl bir iş istiyorum? Nasıl bir yaşam istiyorum?".

    Bu soruların yanıtını hemen veremeyebilirsiniz. Ancak soruyu zihninizde canlı tutun. Gözünüzü kulağınızı açık tutun. O zaman cevaplar size her yerden gelmeye başlayacak. Yolda yürürken gördüğünüz bir reklam panosundan, televizyonda izlediğiniz bir diziden ya da yan masadaki bir sohbetten cevapları almaya başlayacaksınız. Cevaplarınızı bir günde de toplamanız gerekmiyor. Zamana yayın, her cevap sizi daha da netleştirecek ve aradığınız işe doğru bir adım daha yaklaştıracak.

    İster kariyerinizin başında olun ister yeni bir kariyere doğru adım atıyor olun, Hayalinizdeki İşe Ulaşın uygulamaları sizi ne istediğiniz konusunda netleştirecek birçok uygulama içeriyor. İncelemek ve satın almak için tıklayın:
    www.zestcoaching.com/gunluk-uygulamalar/hayalinizdeki-ise.html
  • Sana nasıl yardım edebilirim?

    Yaklaşık 7 sene önce çalıştığım işyerinde kendimi çok sıkışmış hissederken posta kutuma bir mesaj geldi. İçimizdeki Tanrıdan başlığını taşıyan bu mesaj şöyleydi:

    Pek çok ruh, bu dönemde dünyadaki kargaşa ve karışıklık için bir çözüm arıyor. Bu karışıklık ve kargaşa günbegün daha çok büyüyor. Ancak bundan korkma; çünkü bir şeylerin daha iyi olabilmesi için, önce kötüleşmesi gerekir.

    Bir çıban patlamadan önce baş verir ve ondan sonra da tüm zehir akar ve temizlenir. Nefret, açgözlülük, kıskançlık ve bencillik zehirlerinin boşalıp, şifanın gerçekleşmesinden önce, dünyada bir şeylerin önce bir çıban gibi baş vermesi ve tepe noktaya ulaşması gerekir.

    Senin kendi içinde mükemmel bir huzura sahip olmanı istiyorum. Bu huzuru beni daima aklında tuttuğun sürece bulabilirsin ve her şeyin en iyi yanını görerek bilincini yükseltebilirsin.

    Dünyanın içinde olduğu duruma ona kendini kaptırarak yardım edemezsin. Hastalığa bağışıklığının olması gerekir; yoksa sana da hastalık bulaşır ve o zaman da hiçbir şekilde yardım edemezsin.

    Senin yardımına ihtiyacım var.Senin özgür olmana ihtiyacım var. Senin mükemmel bir huzur içinde olmana ihtiyacım var. Senden ancak o zaman faydalanabilirim.

    O gün kendi kendime şunu sordum: "Sana nasıl yardım edebilirim?" Ve o günden sonra tüm hayatım değişti.

    Yıllardır bu yazıyı arıyordum, hatta bu yazıyı zihnimin bir uydurması olarak düşünmeye başlamıştım. Tam da bugün bu yazı yeniden karşıma çıktı. Şimdi yeniden soruyorum:

    Sana nasıl yardım edebilirim?

    Titreşiminizi ve iç huzurunuzu yüksek tutmak için aşağıdaki linkte bir araya topladığım mantraları da dinleyebilirsiniz. Titreşiminizi yüksek, gönlünüzü ferah tutun. Işıltınıza sahip çıkın:
    Mantralar